Bir teze nağıl başlar dünya…(*)
Gecenin, gizemli renklerini İstanbul’un en güzel limanlarından birine bıraktığı ve bilge balıkçıların yaşlı kayıklarına şavkıyan ayın büyüleyici güzelliğinin başımızı döndürdüğü soğuk bir Şubat gecesinde, Sarayburnu’na bakan biri ne düşünürse; O da aynısını düşündü besbelli.
Beklemek…Bilseler ki, bu kez öyle zor, öyle taşınması ağır ki…Bilseler..Ufacık tefecik narin bir bedenin omuzlarında taşıdığı yükü ah bir bilseler…Ve o narin, kırılgan bedene inat, kalbin bir bedeni ne kadar güçlü kılabileceğini ah bir bilseler…
Beklemek, dünyanın en zor sınavıydı şu sıralar onun için… Hayat, herkesi kendisinde olmayanla sınarmış. En kıymet verdiklerimize sahip olmak için, sahip olmadıklarımızla sınanıyoruz belki de. Sabırsız bir uç uç böceğiydi önceleyin. Oysa, şimdi; biliyordu ki, kendisini ve kaderi, beklemenin o kutsal yazgısına teslim etmeliydi. Hakikat, sınanmayı hak eder elbet. Ol sebepten razıydı, sınamaya ve sınanmaya…
İşte bin yıllık bir limandan… demir atan her geminin muhakkak sevdalı bir öyküyü de demirlediğini bildiği bu gizemli limandan Sarayburnu’na bakarken, eski bir tekneden hüzünlü bir adam sesi duydu…
“”” Gel ey seher…
Bir yeni masal başlar, dünya durur(*)
Uyan ey güneş uyan
Al elvan boya yoksa bu deniz uçar
Karanlık bir gece deniz kaçar
Gel ey seher gel ey seher.”””
Polad Bülbüloğlu
diyen bu adamın hüzünlü sesi, gecenin kör karanlığından sabahın ilk ışıklarına dek, Sarayburnu’nun da öte yanından, hatta hatta çok uzaklardan beklediği.. bir güvercin kanadına takılmış pusulanın satırlarıydı sanki…
Beklemenin kavurucu ateşinde yanarken kulağına fısıldanan bu dizeler, bir umut türküsü oldu.
Sabahları beklemek daha kolay şimdi. Geceler, seherle buluşuyor tam bin yıldır…
Selma Karaduman