Toprak Ana’dan Ana Tanrıça’ya: Anadolu’nun Kadim Hafızası
İnsanlık tarihi yalnızca taş, kemik ve harabelerden ibaret değildir; inancın, sezginin ve hayal gücünün bıraktığı izleri de taşır. İnsan, var olduğu günden bu yana çevresini anlamlandırmak için simgelere ve mitlere başvurmuştur. Bugün gündelik yaşamda farkında olmadan sürdürdüğümüz pek çok davranış, binlerce yıllık bu kültürel hafızanın devamıdır.
Göbeklitepe’nin anıtsal taş sütunlarından Mezopotamya’nın zigguratlarına uzanan coğrafya, inancın insan topluluklarını nasıl dönüştürdüğünü gösterir. Bu izler bizi temel bir soruya götürür: İnsan önce neye inandı?

İlk inançlar, doğada denetlenemeyen güçlere yönelmişti. Güneş, ay, yağmur, rüzgâr ve toprak hem korku hem hayranlık uyandırıyordu. “Nasıl var oldum?”, “Neden ölürüm?” sorularıyla insan, bilinmezlik karşısında anlam arayışına girdi. Bu arayışın en eski ve güçlü karşılıklarından biri Ana Tanrıça inancı oldu.
Kadın doğuruyor, besliyor ve yaşamı sürdürülebilir kılıyordu. İnsan toplulukları bu döngüyü gözlemledi ve kadının yaratıcı gücünü kutsallaştırdı. Ana Tanrıça yalnızca bereketin değil, yaşamın bütün döngüsünün simgesiydi. Toprakla, suyla ve gökyüzünün ritmiyle bütünleşen bu figür, kozmik düzenin koruyucusu olarak algılandı.

Bu kutsallığın görünür olması gerekiyordu. Taş ve kil heykelcikler yapıldı, mağara duvarlarına figürler kazındı. Paleolitik döneme tarihlenen Venüs heykelcikleri ve mağara resimleri, Ana Tanrıça inancının en erken izleridir. Soyut kavramların ilk kez somut bir figürle ifade edilmesi, insanlık tarihinde önemli bir kırılma noktasıdır ve bu figür çoğunlukla kadın bedeni üzerinden şekillenmiştir.
Anadolu, bu anlamda yalnızca uygarlıkların değil, inancın da beşiğidir. Yerleşik yaşamın, tarımın ve tapınakların şekillendiği bu coğrafyada Ana Tanrıça kültü günlük hayatın merkezinde yer aldı. Çatalhöyük’te bulunan Neolitik Çağ heykelcikleri, tahtta oturan, doğum yapan ya da çocukla betimlenen tanrıça figürleriyle bu anlayışı açıkça ortaya koyar. Yanlarında yer alan aslanlar, kutsalın aynı zamanda koruyucu ve güçlü bir nitelik taşıdığını gösterir.

Zamanla bu figür farklı coğrafyalarda farklı adlar aldı: Mezopotamya’da İnanna/İştar, Mısır’da İsis, Hitit ve Hatti dünyasında Arinna ve Kubaba, Frigya’da Kybele, Yunan’da Demeter ve Hekate… Her biri, aynı kök inancın farklı yansımalarıdır. Bereket ve doğurganlık korunurken, bazı tanrıçalar savaşın, adaletin ya da kraliyet gücünün simgesi hâline geldi.
Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkmasıyla birlikte Ana Tanrıça figürü görünürde geri çekilmiş olsa da arketip olarak varlığını sürdürdü. Farklı anlatılar ve semboller içinde yaşamaya devam etti. Çünkü o, insanın yaşamı ve ölümü anlamlandırma çabasının en eski imgelerinden biridir.

Bugün Anadolu’ya baktığımızda yalnızca geçmişi değil, kendimizi de görürüz. Toprakla kurduğumuz bağda, berekete yüklediğimiz anlamda ve koruyucu olana duyduğumuz ihtiyaçta bu kadim inancın izleri hâlâ hissedilir.
Bu izlerin peşine düşerek, Ana Tanrıça inancının Anadolu’daki köklerini ve dönüşümünü Ma: Anadolu’nun Ana Tanrıçaları adlı kitabımda bir araya getirdim. Bu çalışma, tanrıçalar kadar, bu topraklarda yaşamış insanların dünyayı nasıl algıladığının da hikâyesidir.
Belki de bugün sormamız gereken soru şudur:
Toprağı “ana” olarak gören kadim insanın bilgeliğinden, hâlâ öğreneceklerimiz var mı?
