24 Saat Haber
İstanbul
Kapalı
17°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
50,0019 %0.06
55,9486 %-0.06
6.328,22 %-0.18
Ara
yazar
Bilgisayar Yüksek Mühendisi - İnşaat Mühendisi - Kozmik Mühendis
Tüm Yazıları

İnsan Neden Kendisine Acı Veren Şeyden Vazgeçemez?

YAYINLAMA:

Bazen insanı esir alan, kaybetmekten korktuğu şey değil; onu kaybettiğinde yüzleşmek zorunda kalacağı hakikattir.

İnsanın kendisine yönelttiği en büyük haksızlıklardan biri, artık kendisine iyi gelmediğini bildiği bir şeye, hâlâ iyi geleceği umuduyla tutunmasıdır.

Bazen bir insandır bu. Bazen tükenmiş bir ilişki, yıllardır beklenen bir özür, gerçekleşmemiş bir hayal ya da artık var olmayan bir hayatın hatırası…

İnsan yorulmuştur. Kırılmıştır. Belki defalarca aynı hayal kırıklığının içinden geçmiştir. Aklı gitmesi gerektiğini söylemektedir. Kalbi ise sanki henüz anlatılmamış bir hikâye varmış gibi beklemektedir.

Dışarıdan bakanlar için mesele oldukça basittir.

"Madem bu kadar acı çekiyorsun, neden vazgeçmiyorsun?"

Oysa insanın iç dünyasında bazı kapılar, dışarıdan göründüğü kadar kolay kapanmamaktadır.

Çünkü bazen vazgeçmek, yalnızca bir insandan ya da bir durumdan ayrılmak değildir. İnsan o kapının ardında yıllardır beslediği bir umudu, kendisine verdiği bir sözü, hatta gelecekte olacağına inandığı kişiyi bırakmak zorunda kalmaktadır.

Ve işin en sarsıcı tarafı şudur:

İnsan bazen kendisine acı veren şeyi değil, o acının bir gün anlam kazanacağına ilişkin inancını terk edememektedir.

İnsan Gerçekte Neye Tutunmaktadır?

Bir insanı düşünelim.

Yıllardır bir ilişkinin içindedir. Sevdiğini söyleyen fakat sevgisini yaşatamayan, varlığı kadar yokluğuyla da kendisini tüketen biriyle beraberdir.

Güzel günler olmuştur. Unutamadığı cümleler, içten sarılmalar, birlikte kurulan hayaller vardır. Fakat bütün bunların arasında defalarca incinmiş, değersiz hissetmiş, geceler boyunca zihninde aynı soruları dolaştırmıştır.

Yine de gitmemektedir.

Çünkü zihninin bir köşesinde hâlâ aynı beklenti yaşamaktadır:

"Bir gün anlayacak."

"Bir gün değişecek."

"Bir gün bütün bunlara değdiğini göreceğim."

İşte burada fark edilmesi gereken çok önemli bir ayrım vardır.

İnsan bazen karşısındaki kişinin bugünkü hâline değil, bir gün dönüşmesini beklediği hâline bağlıdır.

Yani yaşadığı ilişkiye değil, zihninde tamamlamaya çalıştığı ilişkiye tutunmaktadır.

Gerçekte kendisine sunulan sevgiyle, hayalinde yaşattığı sevgi birbirinden çok farklı olabilir. Fakat insan hayalindeki ihtimali o kadar büyütmüştür ki önündeki gerçeği görmekte zorlanmaktadır.

Böylece sevgi, farkında olmadan bir bekleme odasına dönüşmektedir.

İnsan içeride yıllarca oturmakta, hiç gelmeyebilecek bir geleceğin kapısının açılmasını beklemektedir.

Üstelik yalnızca ilişkilerde değil, hayatın pek çok alanında aynı durum yaşanmaktadır.

Bir insan yıllarını verdiği mesleğinde mutsuz olabilir. Kendisine ait olmayan bir hayatı sürdürdüğünü hissedebilir. Bir başkasının onayını alabilmek için durmadan kendisinden ödün verebilir.

Fakat değiştirmekten korkmaktadır.

Çünkü bazen insanın tutunduğu şey, o şeyin kendisi değil; onun üzerine inşa ettiği anlamdır.

Acı Bazen Umudun Kılığına Girmektedir

Umut, insanın en kıymetli dayanaklarından biridir.

En karanlık zamanlarda bile yarına bakabilmesini, henüz gerçekleşmemiş güzelliklere inanmasını ve yeniden ayağa kalkabilmesini sağlar.

Fakat umudun da fark edilmesi gereken bir sınırı vardır.

Umut, insanı hayata bağladığı sürece değerlidir. Gerçeği görmesine engel olduğunda ise görünmez bir esarete dönüşebilir.

Burada çok ince bir çizgi bulunmaktadır.

Bir şeyin değişebileceğine inanmakla, değişmediğini kabul etmeyi sürekli ertelemek aynı şey değildir.

İnsan bazen umudunu kaybetmemek adına kendisini kaybetmektedir.

Bir gün düzelecek diye bugünkü huzurundan vazgeçmektedir. Bir gün anlaşılacak diye yıllarca anlaşılmamaya katlanmaktadır. Bir gün sevilecek diye bugün gördüğü sevgisizliği küçümsemektedir.

Oysa gelecek, bugünün bütün yaralarını iyileştirmekle yükümlü değildir.

Henüz yaşanmamış güzel bir ihtimal, bugün yaşanan gerçek bir acıyı kendiliğinden haklı çıkarmaz.

Şunu kendimize sormamız gerekmez mi?

Ben gerçekten umut mu ediyorum, yoksa kabul etmek istemediğim bir hakikatin karşısında zaman mı kazanmaya çalışıyorum?

Bu soruya verilecek dürüst bir cevap, insanın yıllardır göremediği bir kapıyı görünür hâle getirebilir.

Tanıdık Bir Acı, Bilinmeyen Bir Huzurdan Daha Güvenli Görünebilir

İnsan her zaman kendisine iyi gelen şeyi seçmemektedir.

Bazen yalnızca nasıl yaşayacağını bildiği şeyi seçmektedir.

Uzun yıllar boyunca mücadele etmiş, sürekli kendisini açıklamak zorunda kalmış, sevilmek için çabalamış bir insan düşünelim.

Onun için sevgi, zamanla huzurdan çok mücadeleyle ilişkilendirilmiş olabilir.

Birini kazanmak, kendisini ispatlamak, terk edilmemek için uğraşmak hayatının alışılmış düzenine dönüşmüştür.

Sonra karşısına kendisini yormayan bir insan çıkar.

Açıkça konuşan, sevgisini saklamayan, varlığını sürekli sorgulatmayan biri…

Ve tuhaf bir şey olur.

Bu yeni ilişki ona yabancı gelebilir.

Çünkü içinde büyük fırtınalar yaşanmamaktadır. Kaybetme telaşıyla gelen yoğun heyecanlar yoktur. Sevgiyi hak etmek için mücadele etmesi gerekmemektedir.

Daha önce yakınlığı hep kaygıyla birlikte deneyimlemiş biri için huzurun kendisi bile başlangıçta alışılmadık bir duygu olabilir.

Bu durum herkes için geçerli değildir. İnsanın ilişkilerini belirleyen tek bir mekanizma yoktur. Fakat bazı hayatlarda önemli bir gerçeği görünür kılmaktadır:

Bir şeyin tanıdık olması, onun bize ait veya bizim için doğru olduğu anlamına gelmemektedir.

İnsan yıllarca karanlıkta yaşamışsa, aydınlık ilk anda gözlerini rahatsız edebilir.

Fakat bu, karanlığın daha iyi olduğu anlamına gelmez.

Belki de hayatımızdaki bazı acılar, onları hak ettiğimiz için değil, onlardan başka türlü yaşamayı henüz yeterince tanımadığımız için sürmektedir.

Harcadığımız Yılların Esiri Olmak

İnsanın vazgeçmekte zorlanmasının bir başka nedeni, geride bırakacağı şey için ödediği bedeldir.

Yıllarını vermiştir.

Emek vermiştir.

Sabretmiş, beklemiş, fedakârlık yapmış, bazen kendi hayallerini ertelemiştir.

Ve bir gün bütün bunların karşılığını alamayabileceği gerçeğiyle karşılaşmaktadır.

İşte o anda zihninde ağır bir hesaplaşma başlar:

"Bunca yıl boşuna mı geçti?"

"Bu kadar emeğim ne olacak?"

"Şimdi vazgeçersem bütün yaşadıklarımın anlamı kalmayacak mı?"

İnsan bazen kaybını kabul edemediği için kaybını büyütmeye devam etmektedir.

Bir ilişkiye verdiği on yılın boşa gitmesini istemediğinden, üzerine beş yıl daha eklemektedir. Ardından bir beş yıl daha…

Sanki geçmişte harcanan yıllar, gelecekte harcanacak yıllarla geri alınabilecekmiş gibi.

Oysa zaman böyle çalışmamaktadır.

Geçmişe verdiğimiz emek, geleceğimizi de aynı şeye teslim etmemizi gerektirmez.

Bir yolun bizi istediğimiz yere götürmediğini fark etmek, o yolda yürüdüğümüz bütün adımları anlamsız kılmaz.

Belki o yolda sevmeyi öğrendik. Belki kaybetmeyi, belki sınırlarımızı, belki de kendimizi ne kadar kolay ihmal edebildiğimizi gördük.

Bütün bunlar yaşanmışlığın içindedir.

Fakat bir deneyimden anlam çıkarmakla, o deneyimin içinde yaşamaya devam etmek zorunda olmak birbirinden farklıdır.

Bir şeyin geçmişimizde büyük yer kaplaması, geleceğimizde de yer sahibi olması gerektiği anlamına gelmez.

Bazen Kaybetmekten Değil, Yanılmış Olmaktan Korkarız

İnsanın kabul etmekte en çok zorlandığı şeylerden biri de kendi yanılgısıdır.

Birine güvenmiştir.

Bir yolu seçmiştir.

Bir kararı savunmuş, bütün itirazlara rağmen arkasında durmuştur.

Belki çevresindeki herkes ona başka bir şey söylemiştir. Fakat o kendi hislerine, kendi değerlendirmelerine ve inandığı geleceğe güvenmiştir.

Şimdi ise karşısındaki gerçek, yıllardır savunduğu düşünceyi sarsmaktadır.

Vazgeçerse yalnızca o kişiyi ya da durumu geride bırakmayacaktır.

"Ben yanılmışım" demek zorunda kalacaktır.

Ve bazen insanın egosu, yaşadığı acıdan daha çok bu cümleden korkmaktadır.

Çünkü yanılmış olmayı değersiz olmakla karıştırmaktadır.

Oysa insanın bir zamanlar göremediği bir hakikati bugün görebilmesi, geçmişteki kendisine karşı işlediği bir suç değildir.

Aksine, bilincinin genişlediğini gösterebilir.

Dün doğru sandığımız şeyin bugün doğru olmadığını fark edebiliriz. Bir zamanlar büyük anlamlar yüklediğimiz bir şeyin artık hayatımızda karşılığının bulunmadığını anlayabiliriz.

Bu değişim bizi tutarsız yapmaz.

Gerçeğe daha yakın hâle getirebilir.

İnsanın kendisine verebileceği en büyük özgürlüklerden biri, geçmişteki kararlarını sonsuza kadar savunmak zorunda olmadığını anlamasıdır.

Çünkü haklı kalmak uğruna mutsuz kalmak, insanın kendisine kurabileceği en görünmez tuzaklardan biridir.

İnsan Bazen Acısından Bir Kimlik İnşa Etmektedir

Burada meseleyi biraz daha derinleştirmek istiyorum.

İnsan yalnızca yaşadıklarını hatırlamamaktadır. Yaşadıklarının etrafında kendisine bir kimlik de kurmaktadır.

Terk edilmiş insan…

Anlaşılmamış insan…

Haksızlığa uğramış insan…

Fedakârlıklarının karşılığını alamamış insan…

Bu yaşanmışlıkların her biri gerçektir. Her birinin ardında ciddi kırgınlıklar, kayıplar ve gözyaşları bulunabilir.

Fakat zamanla yaşanan olay, kişinin kendisini tanımlama biçiminin merkezine yerleşebilmektedir.

Artık insan yalnızca bir haksızlığa uğramış değildir.

Kendisini haksızlığa uğramış biri olarak yaşamaktadır.

Aradaki fark çok büyüktür.

Çünkü ilkinde bir olay vardır. İkincisinde ise olayın etrafında şekillenmiş bir kimlik bulunmaktadır.

İnsan farkında olmadan kendisini geçmişteki yarasıyla tanımlamaya başladığında, iyileşmek bile tuhaf bir kayıp duygusu yaratabilir.

Acısı hafiflediğinde kim olacağını bilemeyebilir.

Yıllardır zihnini meşgul eden hesaplaşma sona erdiğinde, ortaya çıkan sessizlikle ne yapacağını kestiremeyebilir.

Hatta bazen acıyı bırakmak, yaşadığı haksızlığı önemsizleştirmek gibi hissedilebilir.

Sanki artık üzülmezse karşısındaki kişinin yaptıklarını onaylamış olacakmış gibi…

Oysa burada hayati bir ayrım vardır.

Bir acıyı taşımaktan vazgeçmek, o acıya neden olan şeyi haklı bulmak değildir.

İnsan kendisine yapılanları affetmek zorunda değildir. Unutmak zorunda değildir. Geçmişi güzelleştirmek, haksızlığı mazur görmek veya yeniden aynı kapıyı açmak zorunda da değildir.

Fakat yaşadığı olayın geri kalan hayatını yönetmesine izin vermemeyi seçebilir.

İşte bazen özgürleşme, geçmişi değiştirmekle değil, geçmişin bugünkü hayatımız üzerindeki yetkisini yeniden belirlemekle başlamaktadır.

Gerçeği Kabul Etmek Neden Bu Kadar Acıtır?

Çünkü gerçek bazen yalnızca olanı göstermemektedir.

Olmayacak olanı da göstermektedir.

Bir ilişkinin bittiğini kabul ettiğimizde yalnızca bir insanı kaybetmeyiz. Onunla birlikte yaşayacağımızı düşündüğümüz günleri de kaybederiz.

Hiç çıkılmamış yolculukları…

Hiç kurulmamış sofraları…

Hiç gerçekleşmemiş konuşmaları…

Birlikte yaşlanılacağına ilişkin o sessiz hayali…

İnsanın yasını tuttuğu şey, bazen geçmişte yaşadıkları kadar gelecekte artık yaşayamayacaklarıdır.

İşte bu nedenle bazı ayrılıklar, hiç yaşanmamış bir hayatın ardından tutulan yasa benzemektedir.

Ve kimse o yasın ne kadar ağır olabileceğini dışarıdan tam olarak göremeyebilir.

Fakat burada unutmamamız gereken bir hakikat vardır.

Olmasını çok istediğimiz bir şeyin gerçekleşmemesi, gerçekleşmiş olan bütün güzellikleri değersizleştirmez.

Aynı şekilde geçmişte yaşanmış güzellikler de bugünkü acılara katlanma mecburiyeti doğurmaz.

Bir insanla çok güzel günler yaşamış olabiliriz.

Bu, o insanla bütün geleceğimizi paylaşmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.

Bir zamanlar gerçekten sevmiş olabiliriz.

Bu, bugün aynı ilişkinin içinde kalmamız gerektiğini göstermez.

Sevginin geçmişteki gerçekliğiyle ilişkinin bugünkü gerçekliği farklı şeylerdir.

Olgunlaşmak, bazen bu iki gerçeği birbirine düşman etmeden kabul edebilmektir.

Vazgeçmek Bir Yenilgi midir?

İnsan vazgeçmeyi çoğu zaman başarısızlık gibi algılamaktadır.

Oysa hayatın her alanında mücadele etmek erdem olmadığı gibi, her mücadeleyi sürdürmek de cesaret değildir.

Bazen cesaret, devam etmektir.

Bazen de artık devam etmemek.

Burada belirleyici olan, insanın ne kadar dayandığı değil, neyin uğruna dayandığıdır.

Çünkü her sabır insanı olgunlaştırmamaktadır.

Bazı sabırlar gerçekten değerli bir sonuca hizmet ederken bazıları insanın kendi ihtiyaçlarını sürekli ertelemesine neden olmaktadır.

Her fedakârlık sevginin göstergesi değildir.

Her bekleyiş sadakat değildir.

Her vazgeçiş de yenilgi değildir.

Bazen insan bir ilişkiyi kurtarmak isterken kendisiyle olan ilişkisini kaybetmektedir.

Bir başkasının huzuru için kendi huzurunu tüketmektedir.

Bir gün anlaşılabilmek adına yıllarca kendi sesini kısmaktadır.

Sonra bir gün durup kendisine şu soruyu sormaktadır:

"Ben ne zamandır kendi hayatımda bu kadar az yer kaplıyorum?"

Bu soru kolay değildir.

Çünkü insan bazen bütün dikkatini başkasının ne yaptığına, ne hissettiğine, neyi neden söylediğine yöneltmişken kendi varlığını neredeyse unutmaktadır.

Karşısındaki insanın değişip değişmediğini takip ederken kendisinin neye dönüştüğünü fark etmemektedir.

Oysa bir ilişkiyi değerlendirirken yalnızca karşımızdaki insanın kim olduğuna değil, onunla birlikteyken bizim kim olduğumuza da bakmamız gerekir.

İnsan sevdiği kişinin yanında sürekli küçülüyor, kendisinden uzaklaşıyor, kendi değerini sorgulamak zorunda kalıyorsa orada yalnızca sevgiyi değil, sevginin yaşanma biçimini de sorgulamalıdır.

İyileşmek, Acının Hiç Yaşanmamış Olmasını Beklemek Değildir

İnsanın kendisine acı veren şeyden vazgeçebilmesi için önce acısının tamamen geçmesini beklemesi gerekmemektedir.

Çünkü bazen acı, insan doğru kararı verdikten sonra da bir süre devam etmektedir.

Bir ilişkiden ayrılmak özlemi hemen bitirmeyebilir.

Bir kapıyı kapatmak, o kapının ardındaki anıları silmeyebilir.

Bir gerçeği kabul etmek, kalbin aynı anda o gerçeğe uyum sağlayacağı anlamına gelmez.

Fakat acı çekiyor olmak, alınan kararın yanlış olduğunu da göstermez.

İnsan bazen kendisi için doğru olanı yaparken de üzülmektedir.

Ve bu üzüntünün varlığı, geriye dönmesi gerektiğinin kanıtı değildir.

İyileşme her zaman büyük bir aydınlanmayla başlamaz.

Bazen gece yarısı gelen bir mesaja cevap vermemekle başlar.

Bazen kendisini bir kez daha açıklamak yerine susmayı seçmekle…

Bazen yıllardır beklediği özrün hiç gelmeyebileceğini kabul etmekle…

Bazen başkasının değişmesini beklemekten vazgeçip kendi hayatıyla yeniden ilgilenmekle…

Kimi zaman da bunu tek başına yapamayacağını kabul ederek yardım istemekle.

Özellikle korku, tehdit, şiddet veya bağımlılık içeren ilişkilerde uzaklaşmak yalnızca bir irade meselesi değildir; güvenlik, destek ve somut koşullar da önemlidir.

İnsanların neden kalmaya devam ettiğini bilmeden onları yargılamak kolaydır.

Fakat acı çeken birine yapılabilecek en büyük iyiliklerden biri, onun acısını küçümsemeden önündeki seçenekleri yeniden görebilmesine yardımcı olmaktır.

Çünkü insanı özgürleştiren şey, kendisini suçlamak değil, kendi hayatında yeniden hareket edebileceği alanları fark etmektir.

Ve Bir Gün İnsan Kendisine Döner…

Belki de bütün bu meselenin en derin noktası, insanın kendisiyle kurduğu ilişkidir.

Hayat boyunca pek çok şeyi kaybedebiliriz.

Sevdiğimiz insanları, sahip olduğumuz imkânları, kurduğumuz hayalleri, büyük umutlarla başladığımız yolları…

Bazı kayıpları önleyemeyiz.

Bazı vedaları biz seçmeyiz.

Bazen bütün gayretimize rağmen hayat, bizim istediğimiz gibi ilerlemez.

Fakat bütün bunların arasında insanın fark edebileceği çok önemli bir gerçek vardır.

Biz bu dünyaya yalnızca sahip olduklarımızı korumak için gelmiş olamayız.

Her istediğimizi elde etmek, her sevdiğimizi yanımızda tutmak, her hikâyeyi istediğimiz sonla tamamlamak zorunda olduğumuz bir hayatın içinde değiliz.

Belki de bu geçici dünya deneyiminin en büyük farkındalıklarından biri, hiçbir şeye bütünüyle sahip olamadığımızı anlamaktır.

Ne zamana…

Ne insanlara…

Ne sonuçlara…

Hatta bazen kendi hayatımızın nasıl ilerleyeceğine bile…

Fakat bütün bunlar, insanın çaresiz olduğu anlamına gelmez.

Çünkü insanın gücü yalnızca hayatın kendisine ne getirdiğinde değil, getirdikleri karşısında nasıl bir bilinç geliştirdiğinde de saklıdır.

Bazı deneyimler bize sevmeyi öğretir.

Bazıları sınır koymayı.

Bazıları sabretmeyi.

Bazıları da artık sabretmememiz gerektiğini…

Ve bazen bir deneyimin bize verebileceği en büyük armağan, o deneyimin kendisinin sona ermesidir.

Bunu anlayabilmek için yaşadığımız hiçbir şeyi inkâr etmek zorunda değiliz.

Sevdiysek sevdik.

İnandık.

Bekledik.

Bazen yanıldık.

Bazen bütün kalbimizle doğru olduğuna inandığımız bir şeyin içinde kaybolduk.

Bunların hiçbiri bizi küçük düşürmez.

Çünkü insan olmanın içinde yanılmak da vardır, özlemek de, kaybetmek de…

Fakat insanın kendisine yeniden dönebilmesinin yolu, geçmişteki bütün kararlarını sonsuza kadar taşımaktan geçmemektedir.

Bazen yapmamız gereken, yaşadığımız şeyin bize ne anlattığını anlamak ve artık anlatacak başka bir şeyi kalmadığında onu kendi zamanına bırakmaktır.

Şimdi bütün bunların sonunda, insanın kendisine sorabileceği çok önemli bir soru kalmaktadır:

Ben bu şeye hâlâ sevdiğim için mi tutunuyorum, yoksa onsuz kim olacağımı bilmediğim için mi?

Bu sorunun cevabı hemen gelmeyebilir.

Belki insan uzun süre susacaktır.

Belki ağlayacaktır.

Belki yıllardır kendisine bile itiraf edemediği şeyleri ilk kez görecektir.

Fakat o sessizliğin içinde bir başka ihtimal belirebilir.

Ya kaybetmekten bu kadar korktuğumuz şey, aslında kendimize dönmemizin önündeki son engelse?

Ya gitmesine izin veremediğimiz şeyle birlikte içimizde hiç tanımadığımız bir özgürlük de bekliyorsa?

Ve ya bir gün, bütün o mücadelelerin, bekleyişlerin ve gözyaşlarının ardından, artık hiçbir şeyi zorlamadan kendimizle baş başa kalabildiğimizde, hayatımızda uzun zamandır eksik olan şeyin ne olduğunu anlayacaksak?

Belki de aradığımız huzur, gelmesini beklediğimiz birinin yanında değildir.

Belki yıllardır kapısını çaldığımız yerde de değildir.

Belki o huzur, bütün bu zaman boyunca kendisinden uzaklaştığımız insanın, yani kendi varlığımızın içinde bizi beklemektedir.

Öyleyse son bir soru soralım.

İnsan kendisine acı veren şeyden neden vazgeçemez?

Çünkü bazen onu bıraktığında her şeyini kaybedeceğine inanmaktadır.

Oysa bazı vedalar insanın hayatından bir şey eksiltmek için değil, hayatında kendisine yeniden yer açabilmesi için gereklidir.

Ve belki de insanın bir gün idrak edeceği en büyük hakikat şudur:

Kendimize dönebilmek için bazen çok sevdiğimiz bir şeyin gitmesine değil, onunla birlikte kendimizden vazgeçmeye son vermemize ihtiyaç vardır.

Çünkü bazı hikâyeler mutlu sonla bitmez.

Ama insan, o hikâyenin bittiği yerde yeniden başlayabilir.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *