“Kanıt Testi” Pratiği: Zihnin Ürettiği Senaryoları Çürütme
“Kanıt testi” dediğim pratik, gündelik hayatın içine yerleştirilebilen küçük bir bilişsel protokoldür; ama etkisi, çoğu kişinin sandığından daha yapısaldır. Çünkü insan zihni, salt “gerçekliği algılayan” bir aygıt değil; aynı zamanda gerçekliği tamamlayan, boşlukları dolduran, olasılıkları hikâyeye çeviren bir anlam üretim sistemidir. Bu sistem, doğru koşullarda son derece işlevseldir: belirsizlikte hız kazandırır, tehlike ihtimalini erken yakalar, sosyal bağlamda niyet okumayı kolaylaştırır. Ne var ki aynı mekanizma, stres altında ya da yoğun maruziyet koşullarında, “ihtimal”i “hakikat” gibi yaşatan bir yanılsama makinesine dönüşebilir. Kanıt testi, tam bu noktada devreye girer: Zihnin ürettiği senaryoları bastırmak için değil, onları epistemik bir disipline tabi tutmak için.
Bu yazıyı bir “pozitif düşünce” çağrısı gibi okumamak gerekir. Kanıt testi, özünde, gündelik bilincin epistemolojisini güçlendirme çabasıdır. Zihin her an iddialar üretir: “Beni küçümsüyor.” “Bunu bilerek yaptı.” “Başarısız olacağım.” “Şimdi bir şeyler kötüye gidecek.” Çoğu zaman bu iddialar, sahada doğrulanmış verilere değil; fragmenter ipuçlarına, duygulanıma ve geçmiş deneyimin kalıplarına dayanır. Burada problem, iddianın “olması” değil; iddianın doğruluk statüsünün belirsiz bırakılmasıdır. İnsan, iddiayı hipotez gibi değil, hüküm gibi yaşamaya başladığında; duygu durum, karar kalitesi ve ilişki davranışları sistematik biçimde bozulur. Kanıt testi, hükmü hipoteze geri çeken bir yöntemdir.
Zihnin senaryo üretimi çoğunlukla üç kaynaktan beslenir: belirsizlik, tehdit duyarlılığı ve sosyal anlamlandırma. Belirsizlik, bilişsel sistem için maliyetlidir; bu maliyeti düşürmenin yolu, boşluğu hızla bir “anlatı” ile kapatmaktır. Tehdit duyarlılığı, biyolojik bir tasarruftur; yanlış pozitif alarm, yanlış negatif alarmdan genellikle daha az maliyetli kabul edilir. Sosyal anlamlandırma ise insanın toplumsal varlık olmasının sonucudur; niyet okuma, aidiyet ve statü sinyallerini yorumlama gibi süreçler ilişki kurmanın çekirdeğidir. Ancak bu üç kaynak birleştiğinde, zihin bir tür “hikâye otomatiği”ne dönüşür. Kanıt testi, bu otomatiği durdurmaz; sadece onu denetlenebilir hale getirir.
Pratiğin merkezinde basit ama sofistike bir ayrım vardır: veri ile yorumun ayrıştırılması. Veri, gözlenebilir, tekrarlanabilir, paylaşılabilir unsurlardır. Yorum, verinin üzerine kurulan anlam katmanıdır. İnsan zihni, özellikle duygusal uyarılma arttığında, veriyi hızla yorumla birleştirir ve ayrımı görünmez kılar. Örneğin “mesajıma cevap vermedi” veri iken, “beni değersiz görüyor” yorumdur. “Toplantıda göz teması kurmadı” veri iken, “beni dışlıyor” yorumdur. Bu yorum doğru da olabilir; mesele, yorumun doğru olma ihtimalini kanıtla ölçmeden, onu kesinlik gibi yaşamaktır. Kanıt testi, bu ayrımı görünür kılıp, yorumun doğruluk iddiasını askıya alır.
Burada “askıya alma” ifadesi önemlidir. Kanıt testi, duyguyu yok saymaz; duyguyu veriye dönüştürür: “Şu an içimde kaygı yükseldi.” Bu, bir veri cümlesidir. Duygunun varlığı, dış dünyada bir iddiayı otomatik olarak doğrulamaz; ama iç sistemin bir alarm verdiğini gösterir. Akademik dille söylersek: duygu, epistemik bir delil değil; bir işarettir. İşaretin neye işaret ettiğini anlamak için ek veri gerekir. Kanıt testi, duyguyu delil statüsünden indirip, işaret statüsüne taşır.
Bu noktada pratik, üç soruluk bir çekirdeğe indirgenebilir; ama bu üç soru, aslında düşünmenin felsefi altyapısına dayanır:
Bir: “Elimdeki kanıt nedir?”
Bu soru, iddiayı doğrulayacak veya çürütecek somut göstergeleri arar. Kanıt yoksa, iddia “bilgi” değildir; “ihtimal”dir. Bu ayrım, karar mekanizmasını ciddi ölçüde temizler.
İki: “Kesin bildiğim şey nedir?”
Bu soru, bilişsel alanı minimal doğrulara indirger. Zihin, belirsizliği şişirir; bu soru belirsizliği küçültür. “Kesin olan” çoğu zaman çok azdır; fakat tam da bu azlık, huzur verir. Çünkü belirsizlikteki panik, çoğunlukla “kesin olmayanı kesin sanmaktan” doğar.
Üç: “Alternatif açıklamalar neler?”
Bu soru, tek anlatı diktasını kırar. Zihin çoğu zaman tek bir açıklamaya saplanır; o açıklama tehdit içeriyorsa duygu yoğunluğu artar. Alternatif açıklamalar üretmek, gerçekliği pembeleştirmek değildir; bilişsel modelin olasılık uzayını genişletmektir. Bu genişleme, zihnin “zorunlu felaket” fikrini zayıflatır.
Kanıt testinin değeri, bireysel ruh hâlini düzeltmekten öte, sosyal ve politik düzlemde de ortaya çıkar. Çünkü çağımız, sadece bilgi çağından ibaret değil; aynı zamanda “anlatı çağ”ıdır. İnsanlar çoğu kez veriye değil, anlatıya ikna olur. Anlatıların en güçlü silahı, duyguyu delil gibi kullandırmasıdır. Kanıt testi, bireyi bu manipülasyona karşı bağışık kılar demiyorum; ama en azından kişiye, kendi zihninin ürettiği anlatıları bile sorgulayabilecek bir refleks kazandırır. Bu, entelektüel bağımsızlığın çekirdeğidir.
Elbette, kanıt testini “her an” uygulamak mümkün değildir. Zihin ve beden aşırı uyarılmışken, epistemik disiplin zordur. Bu yüzden pratik, yalnızca bilişsel değil, aynı zamanda fizyolojik bir önkoşula sahiptir: regülasyon. Nefes kısalmış, çene sıkılmış, beden alarm modundayken zihin zaten tehdit arar. Dolayısıyla kanıt testinin işleyebilmesi için, önce minimum düzeyde bir sakinleşme gerekir. Burada kısa bir “dur” anı, nefesi uzatma ve çevre taraması gibi basit düzenlemeler, kanıt testinin zeminini hazırlar. Yani pratik, saf zihinsel bir egzersiz değil; beden-zihin bütünlüğü içinde bir yönetişim aracıdır.
Bir de pratikte sık yapılan bir hata var: Kanıt testini, duyguyu susturmak için bir “mantık sopası”na çevirmek. Bu, hem işe yaramaz hem de iç sistemde direnç üretir. Doğru kullanım şu: Duyguyu kabul edip, iddiayı sorgulamak. “Kaygı var” cümlesi meşrudur; “kaygım var, o hâlde tehlike kesin” cümlesi ise epistemik olarak hatalıdır. Kanıt testi, bu ayrımı öğretir. Ve bu ayrım öğrenildiğinde, insan sadece daha sakin olmaz; daha isabetli düşünür, daha az yanlış anlam çıkarır, daha az gereksiz çatışmaya girer.
Sonuçta kanıt testi, küçük soruların büyük bir işlevi yerine getirdiği bir pratiktir: Zihnin senaryo üretmesini engellemez; ama senaryoya “mutlak hüküm” statüsü verilmesini engeller. Kişiyi paranoyadan arındırdığı kadar, naiflikten de korur. Çünkü kanıt testi, hakikati romantize etmez; sadece hakikatin koşullarını ciddiye alır. En “klas” tarafı da budur: düşünceyi bir estetik gösteriye değil, bir doğruluk disiplinine dönüştürür.