ŞİDDETİ DOĞURAN TOPLUM, SONUCUNA ŞAŞIRIYOR
Bir çocuğa gücü öğretip merhameti öğretmezseniz…
Bir erkeğe sahip olmayı öğretip eşitliği öğretmezseniz…
Sonra ortaya çıkan şiddete dönüp “Neden?” diye soramazsınız.
Bugün hâlâ şiddeti, anlık bir öfke patlaması ya da bireysel bir kontrol kaybı gibi anlatmayı sürdürüyoruz. Oysa gerçek çok daha derin, çok daha rahatsız edici. Şiddet, yalnızca bireyin değil; toplumun uzun süre boyunca ürettiği bir sonucun dışavurumudur.
İnsan davranışının elbette biyolojik bir zemini vardır. Hormonlar, sinir sistemi, beyin yapıları… Testosteron düzeyi, serotonin dengesi, stres hormonu kortizol ve özellikle beynin karar verme, dürtü kontrolü ve kendini frenleme merkezi olan prefrontal korteksin gelişimi, saldırganlık ve davranış kontrolü üzerinde etkili olabilir.
Ancak hiçbir hormon, hiçbir biyolojik eğilim tek başına bir insanı şiddet uygulayan birine dönüştürmez. Biyoloji bir kader değil, en fazla bir yatkınlıktır. Asıl belirleyici olan, bu yatkınlığın nasıl bir çevrede şekillendiğidir.
Tam da bu noktada karşımıza toplum çıkar. Çünkü şiddet çoğu zaman doğuştan gelen değil; öğrenilen, tekrar edilen ve zamanla meşrulaştırılan bir davranış biçimidir.
Bu öğrenme çocuklukta başlar, ergenlikte kimlik arayışıyla derinleşir. Özellikle erkek çocukları için bu süreç çoğu zaman tek bir eksende tanımlanır: güç.
Güçlü ol.
Kontrol et.
Sahip ol.
Birçok erkeğin farkında bile olmadan içinde büyüdüğü görünmez eğitim sistemi işte tam olarak budur.
Tarih boyunca kahramanlık anlatılarının erkeklikle özdeşleştirilmesi de bu kodları daha da güçlendirdi. Güç, fetih, hakimiyet, bastırma… Zaman değişti, hayat değişti, toplumsal roller dönüştü. Ama bilinçaltına yerleşen bu kalıplar aynı hızla değişmedi.
Bu yüzden bugün hâlâ birçok erkek için şiddet, yalnızca bir öfke anı değil; varlığını kanıtlama, statü kurma ve kontrol sağlama aracı olarak işlev görüyor.
Daha da çarpıcı olan ise bunun sadece bireysel bir bozukluk değil, kolektif bir inşa olmasıdır.
Bir dönem “koruyan erkek” olarak sunulan model, zaman içinde “sahip olan erkek” anlayışına evrildi. Kadın ise bu denklemde eşit bir birey olmaktan çıkarılıp, korunması gereken bir “değer”e indirgendı. İşte bu indirgeme, şiddetin zeminini hazırlayan en tehlikeli eşiklerden biri oldu.
Toplumun iki yüzlü tavrı da burada iyice görünür hale geliyor. Bir yandan kadının “namusu” erkeğin sorumluluğuna yükleniyor, diğer yandan erkek çocuklarına “soy taşıyıcısı” rolü veriliyor. Böylece daha çocuk yaşta omuzlarına baskı yüklenen bir erkeklik inşa ediliyor. Sevgiyle değil, beklentiyle büyütülen bir erkeklik…
Oysa bilim bize çok net bir şey söylüyor: İnsan genetiği yalnızca tek bir cinsiyet üzerinden taşınmaz. Genetik miras hem anneden hem babadan eşit biçimde aktarılır. Davranışsal eğilimler ise yalnızca kalıtımla değil, çevresel ve kültürel etkilerle birlikte şekillenir.
Yani “taşıyıcı erkek” miti bilimsel değil, kültürel bir kurgudur.
Ama değişmeyen bir başka gerçek daha vardır: Bir baba yalnızca oğlunu büyütmez; kızının dünyaya bakışını da etkiler. Bir erkek yalnızca kendi hayatını yaşamaz; bir sonraki neslin ilişki dilini, sevme biçimini ve güç anlayışını da şekillendirir.
Bu yüzden şiddet, ne sadece hormonların, ne sadece genlerin, ne de yalnızca bireyin sorumluluğudur. Şiddet, tüm bu unsurların kesişim noktasında büyür. Ve en çok da görmezden gelindiğinde güç kazanır.
Peki değişir mi?
Evet, değişir.
Ama kendiliğinden değil.
Şiddeti azaltmanın yolu, yalnızca ortaya çıkan sonuçları tartışmak değildir. Asıl mesele; o şiddeti üreten dili, kültürü, rolleri ve alışkanlıkları cesaretle sorgulayabilmektir.
Çünkü bir toplum, neyi normalleştiriyorsa, sonunda onun bedelini öder.