24 Saat Haber
İstanbul
Açık
30°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
47,0561 %0.02
53,9733 %0
6.015,48 % -2,05
Ara
yazar
Bilgisayar Yüksek Mühendisi - İnşaat Mühendisi - Kozmik Mühendis
Tüm Yazıları

İç Kozmos: İnsanın İçinde Uyuyan Sonsuzluk

YAYINLAMA:

İnsan, aynaya baktığında kendisini gördüğünü sanır.

Bir yüz görür. Bir beden görür. Yılların bıraktığı izleri, gözlerinin altındaki yorgunluğu, saçlarına düşen akları, omuzlarında taşıdığı yükleri görür. Sonra bütün bunların toplamına “ben” der.

Oysa gördüğü, kendisinin tamamı değildir.

Gördüğü şey, muazzam bir varlığın dünyaya dokunan en dış yüzeyidir. Bir kitabın kapağı, bir okyanusun kıyısı, sonsuz bir gökyüzünün yalnızca pencereden görülebilen küçük parçasıdır.

İnsan, tenine sığmayacak kadar büyüktür.

Onun içinde yalnızca organlar, kemikler, sinirler ve hatıralar yoktur. İçinde katman katman açılan bir bilinç, derinleştikçe incelen bir varlık alanı, merkeze yaklaştıkça berraklaşan büyük bir iç kozmos vardır. İnsanın dışarıdan görünen bedeni, bu iç evrenin en yoğun, en ağır ve en yavaş hareket eden kıyısıdır.

Asıl hikâye daha içeridedir.

İnsan kendi içine doğru yürümeye başladığında bir boşluğa düşmez. Tam tersine, uzun zamandır dışarıda aradığı büyüklüğün içine girer. Orada birbirinin içinde açılan odalar, birbirine bağlı bilinç katmanları, unutulmuş hisler, eski yaralar, henüz ifade bulmamış yetenekler ve gündelik kişiliğin taşıyamayacağı kadar geniş bir benlik beklemektedir.

Bu nedenle insan bir tek kişiden ibaret değildir.

Gündelik hayatta konuşan, karar veren, korkan, sevinen, savunan ve kırılan kişilik; daha büyük varlığın yalnızca öne çıkmış yüzüdür. İnsan bazen kendisini aşan bir özlem duyuyorsa, hiçbir açıklaması olmadığı hâlde uzak bir yere aitmiş gibi hissediyorsa, hayatının görünen kısmından daha büyük bir anlam taşıdığına inanıyorsa bunun nedeni basittir:

İçindeki büyük varlık, küçük kimliğin duvarlarına dokunmaktadır.

Ruhun bazı çağrıları kelimelerle gelmez. Bir huzursuzluk olarak gelir. Nedensiz bir eksiklik duygusu olarak gelir. Her şey yolundayken bile “Bir şey eksik” dedirten sessiz bir sızı olarak gelir. İnsan çoğu zaman bu boşluğu daha fazla para, daha fazla başarı, daha fazla ilişki, daha fazla görünürlük ya da daha fazla bilgiyle doldurmaya çalışır.

Fakat iç kozmosun açlığı, dış dünyanın nesneleriyle doymaz.

Çünkü o eksiklik, sahip olunmayan bir şeyin değil; hatırlanmayan bir büyüklüğün eksikliğidir.

İnsan kayıp değildir. Yalnızca kendisinin büyük bölümünden uzak düşmüştür.

Belki de insanlığın en derin yarası acı çekmesi değildir. Kendi büyüklüğünü unutmasıdır. İçinde taşıdığı ışığı tanımayan insan, dışarıdan gelen her karanlığı mutlak sanır. Kendi merkezini duymayan insan, başkalarının sesini kaderi zanneder. Kendi değerini içeriden kuramayan insan, hayatını onayların, alkışların, unvanların ve geçici zaferlerin önünde tüketir.

Sonra yorulur.

Çünkü insan, kendisi olmayan bir hayatı uzun süre taşıyamaz.

İç kozmos, birbirinden kopuk parçaların gelişigüzel yığıldığı bir alan değildir. Büyük bir bütünlüğün içinde daha küçük bütünlüklerin, onların içinde daha ince yapıların bulunduğu canlı bir mimaridir. Bir damlanın denizin bilgisini taşıması, küçük bir hücrenin bütün bedenin düzenine katılması, tek bir notanın büyük bir senfonide yerini bulması gibi insanın her katmanı da daha büyük bir düzenin parçasıdır.

İnsan bu yüzden basit değildir.

Bazen son derece güçlü, bazen kırılgan olması çelişki değildir. Bazen dünyaya köklenmek isterken bazen sonsuzluğa özlem duyması tutarsızlık değildir. Bir yanı güvenlik ararken başka bir yanının özgürlüğe koşması kusur değildir.

Bunların tamamı, insanın tek katmanlı olmamasının sonucudur.

Dışarıdaki katmanlar daha ağırdır. Hayatta kalma kaygıları, korkular, alışkanlıklar, savunmalar ve dünyevi kimlikler burada yaşar. Merkeze doğru ilerledikçe daha ince duygular, daha derin sezgiler, daha büyük bir kavrayış ve koşullara bağlı olmayan sessiz bir varlık hissi ortaya çıkar.

İnsan merkeze yaklaştıkça hayatın gürültüsü sona ermez. Fakat gürültünün kendisi üzerindeki hâkimiyeti azalır.

İşte gerçek güç budur.

Güç, dünyayı susturmak değildir. Dünya konuşurken kendi merkezini duyabilmektir. Fırtınayı durdurmak değil, fırtınanın içinde yönünü kaybetmemektir. Hiç yara almamak değil, yaralarının içinden geçerken özünü terk etmemektir.

İnsan çoğu zaman yükselmeyi başka bir yere gitmek sanır. Oysa yükseliş, bulunduğu yerden kaçmak değildir. Kendi varlığının daha merkezî, daha berrak ve daha sorumlu bir hâline geçmektir.

Gerçek ruhsal yolculuk gökyüzüne doğru değil, içeriye doğrudur.

Fakat içeriye yürümek kolay değildir.

Çünkü insan içeri girdiğinde yalnızca ışığıyla karşılaşmaz. Yarım bıraktığı kararlarla, bastırdığı duygularla, inkâr ettiği korkularla, başkalarının üzerine attığı sorumluluklarla ve kendisine yıllardır anlattığı hikâyelerle de karşılaşır.

İçsel yolculuk yalnızca güzel manzaralar sunan romantik bir gezi değildir.

Bir yüzleşmedir.

İnsan bazen ışığa ulaşmak için önce kendi gölgesinin içinden geçmek zorundadır. Kendine söylediği yalanların sesini duymak, sürekli tekrar ettiği örüntüleri görmek, mağduriyetin arkasına sakladığı seçimleri kabul etmek zorundadır.

Çünkü insanın iç kozmosunu karartan şey yalnızca dış dünyanın kötülüğü değildir. Kendisinden vazgeçtiği her andır. Bile bile küçüldüğü, korkuya teslim olduğu, hakikatini susturduğu, özüne zarar veren alışkanlıkları sürdürdüğü her andır.

İnsan neyi tekrar ederse ona dönüşür.

Dikkatini sürekli korkuya verirse korku, iç dünyasında geniş bir ülke kurar. Öfkesini sürekli beslerse öfke, bütün odaların anahtarını ele geçirir. Geçmişi durmadan yeniden yaşarsa geçmiş, şimdiki zamanın üzerine çöker. Kendi değersizliğine inanırsa karşılaştığı her olay, bu inancın kanıtı gibi görünmeye başlar.

Dikkat sıradan bir zihinsel hareket değildir.

Dikkat, iç kozmosun ışığını yönlendiren kudrettir.

İnsan nereye bakarsa orayı büyütür. Neyi beslerse ona güç verir. Hangi düşünceye sürekli dönerse iç dünyasının mimarisini onun etrafında kurar.

Bu nedenle insanın en büyük sorumluluklarından biri, dikkatini korumaktır.

Her görüntüyü içine almamak, her söze inanmamak, her korkuyu gerçek sanmamak, her düşünceyi kendisine ait kabul etmemek zorundadır. Zihin, önünden geçen her şeyi hakikat olarak mühürleyen bir makam değildir. Bazen eski yaraların tercümanıdır. Bazen kolektif korkuların yankısıdır. Bazen insanın yıllardır tekrar ettiği bir cümlenin otomatik devamıdır.

Merkezde ise başka bir ses vardır.

Bağırmaz.

İspatlamaya çalışmaz.

Korkutmaz.

İnsanı başkalarından üstün olduğuna ikna etmez.

Yalnızca bilir.

Yüksek benlik denilen gerçeklik, insanın çok uzağında duran ulaşılmaz bir varlık değildir. İnsanın daha bütün, daha dingin, daha geniş ve daha merkezî bilincidir. Ona yaklaşmak, başka birine dönüşmek değil; kendisine eklenen sahte katmanları yavaş yavaş bırakmaktır.

İnsan bazen gelişmek için daha fazla şey kazanması gerektiğini düşünür.

Oysa kimi zaman gelişmek, taşımaması gereken şeyleri bırakmaktır.

Eski kimlikleri…

Sürekli haklı çıkma ihtiyacını…

Herkes tarafından anlaşılma beklentisini…

Geçmişin ödenmeyen borçlarını…

Kendisini cezalandırma alışkanlığını…

İçindeki ışığı küçümseyen o tanıdık sesi…

Bırakmak kaybetmek değildir. Bırakmak, iç kozmosta yer açmaktır.

Çünkü insanın içinde yeni bir şey doğmadan önce, eski bazı yapıların çözülmesi gerekir. Tohumun ağaç olabilmesi için kabuğunun çatlaması, gecenin sabaha dönüşebilmesi için karanlığın en yoğun saatinden geçmesi gerekir.

İnsan da böyledir.

Bazen hayatının dağıldığını sandığı dönem, içindeki daha büyük düzenin kurulmaya başladığı dönemdir. Bazen bütün kapıların kapanması, yanlış koridorlardan geri çağrılmasıdır. Bazen yalnızlık ceza değil, uzun zamandır duymadığı kendi sesine yeniden yaklaşmasıdır.

Fakat insan acelecidir.

Kabuğu çatladığında öldüğünü sanır. Eski kimliği çözülürken yok olduğunu düşünür. Oysa kimi vedalar hayatın insana yaptığı en büyük iyiliktir. Kimi kayıplar, insanı kendi merkezine taşıyan görünmez ellerdir.

İç kozmosun yolculuğu, parçaları yeniden toplamaktır.

İnsanın çocukken geride bıraktığı saflığı, hayal kırıklıklarıyla susturduğu cesareti, başarısızlıklarda kaybettiği öz güveni, başkalarına benzemek uğruna terk ettiği özgünlüğü geri çağırmasıdır.

Yükselişin gerçek adı bütünlenmedir.

İnsan bütünlenmeye başladığında mükemmel hâle gelmez. Daha gerçek hâle gelir. Artık acısını saklamak zorunda kalmaz ama acısına teslim de olmaz. Karanlığını inkâr etmez ama karanlığını kimliği hâline getirmez. Gücünü bilir ama onu başkalarını ezmek için kullanmaz.

Çünkü gerçek ışık gösteriş yapmaz.

Gerçek ışık, bulunduğu yeri aydınlatır.

İnsanın içindeki derin merkez, zamanın bile başka aktığı bir alandır. Yüzeyde hayat geçmiş ve gelecek arasında parçalanır. Zihin dünün hesaplarını taşır, yarının ihtimallerini üretir ve insanı hiçbir zaman yaşanmayan yüzlerce senaryonun içinde yorar.

Merkeze yaklaşıldığında ise “şimdi” genişlemeye başlar.

Şimdi, takvimdeki küçücük bir an değildir. İnsanın kendisini geçmişin ağırlığından ve geleceğin korkusundan geri aldığı yerdir. Hayatla doğrudan temas ettiği tek kapıdır.

İnsan şimdiye döndüğünde sorunları bir anda yok olmaz. Fakat sorunların arasında kaybolan kendi varlığını yeniden bulur.

Nefesini hisseder.

Bedenini duyar.

Kalbinin yıllardır taşıdığı yükü fark eder.

Kendisini ilk kez gerçekten dinler.

Ve belki o anda, hayatında yıllardır eksik olan şeyin yeni bir cevap değil, kendi varlığı olduğunu anlar.

Beden de bu yolculuğun düşmanı değildir.

Beden, iç kozmosun dünyaya açılan kutsal eşiğidir. Onu küçümsemek, ihmal etmek ya da yalnızca aşılması gereken bir yük olarak görmek büyük yanılgıdır. İnsan bedenine saygı duydukça, içindeki daha ince yaşamı taşıyabilecek bir kap oluşturur.

Ruhsal olmak bedenden kaçmak değildir.

Bedeni daha bilinçli yaşamaktır.

Yediği lokmanın, söylediği sözün, verdiği kararın, kurduğu ilişkinin ve taşıdığı duygunun kendi iç düzenini etkilediğini bilmektir. Çünkü insanın hiçbir seçimi boşluğa gitmez. Her davranış iç dünyasında bir iz bırakır. Her düşünce bir yön oluşturur. Her niyet, görünmez mimarinin bir parçasına dönüşür.

İnsan düşündüğünden çok daha güçlüdür.

Fakat bu güç, her istediğini elde etme gücü değildir. Kendisine ne olduğu üzerinde söz sahibi olma gücüdür. En zor zamanlarda bile hangi değerleri koruyacağını seçebilme gücüdür. Dünyanın karanlığına bakıp ona benzememeyi başarabilme gücüdür.

İnsan, dışarıdaki evreni anlamaya çalışırken içindeki evreni ihmal etmiştir.

Yıldızların doğumunu araştırmış fakat kendi içinde doğmayı bekleyen ışığı unutmuştur. Uzak galaksilerin haritasını çıkarmış fakat kalbinin en derin odalarına giden yolu kaybetmiştir. Maddenin en küçük parçalarını incelemiş fakat kendisini parçalayan korkulara yıllarca dokunmamıştır.

Şimdi dönüş vaktidir.

Daha fazla kaçmanın değil, daha derine inmenin vaktidir.

İçindeki boşluğu gürültüyle doldurmanın değil, o boşluğun önünde sessizce durmanın vaktidir. Kendisini küçülten hikâyeleri tekrar etmenin değil, onların ötesinde kim olduğunu hatırlamanın vaktidir.

Çünkü insanın içinde hâlâ bozulmamış bir merkez vardır.

Hayatın bütün darbelerine rağmen oradadır.

Bütün vedilere, ihanetlere, korkulara ve başarısızlıklara rağmen oradadır.

Unutulmuş olabilir ama yok olmamıştır.

Üzeri örtülmüş olabilir ama sönmemiştir.

İnsan kendisine doğru attığı her dürüst adımda o merkeze yaklaşır. Her bağışlamada bir düğüm çözülür. Her cesur seçimde yeni bir kapı açılır. Her sorumluluk alışında içindeki dağınık parçalar biraz daha yerine oturur.

Ve bir gün insan şunu anlar:

Bunca zaman gökyüzüne bakarak aradığı sonsuzluk, zaten kendi içinde nefes almaktadır.

Kendisi küçücük bir bedenin içine kapatılmış çaresiz bir varlık değildir. Bir beden aracılığıyla dünyaya dokunan, kökleri görünmeyen derinliklere uzanan, merkezinde unutulmaz bir ışık taşıyan büyük bir varlıktır.

Artık soru, insanın içinde ışık olup olmadığı değildir.

Soru şudur:

O ışığın sorumluluğunu almaya hazır mıdır?

Çünkü hatırlamak bir ayrıcalık değil, bir görevdir. Kendi büyüklüğünü fark eden insan artık eskisi gibi yaşayamaz. Her şeyi başkalarından bekleyemez. Sürekli mağduriyetin arkasına saklanamaz. Kendi karanlığını dünyaya dağıtıp sonra dünyanın karanlığından şikâyet edemez.

Işığını hatırlayan insan, ışık olmaya mecburdur.

Girdiği yerde biraz daha dürüstlük, biraz daha merhamet, biraz daha cesaret bırakmak zorundadır. Kendisinden sonra gelenlerin yolunu karartmak yerine, onların önüne küçük de olsa bir kandil koymak zorundadır.

İşte insanın gerçek yükselişi budur.

Gökyüzüne doğru kaybolmak değil, yeryüzünde ışığını taşıyabilecek kadar olgunlaşmaktır.

Ve yolun sonunda insan başka bir evrene ulaşmaz.

Kendisini bekleyen o büyük iç evrenin kapısına varır.

Kapıyı açtığında karşısında yabancı bir tanrı, uzak bir kurtarıcı ya da bilinmeyen bir sır bulmaz.

Kendi özünü bulur.

Sessizce bekleyen, hiçbir zaman terk etmeyen, düşüşlerinin ardından bile ona sırtını dönmeyen o kadim varlığı…

Sonra başını kaldırır.

Gökyüzüne bir kez daha bakar.

Fakat bu kez yıldızları uzakta görmez.

Çünkü artık bilir:

İnsan gökyüzünün altında yaşayan küçük bir varlık değildir.

Gökyüzü, insanın içinde kendisini hatırlamayı bekleyen sonsuzluktur.

Ve insan kendi içine doğru ilk gerçek adımını attığında, yalnızca hayatı değişmez.

Evren, kendi içindeki gözlerini açar.

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *