24 Saat Haber
İstanbul
Kapalı
23°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
48,7864 %0.11
56,0191 %-0.16
6.882,21 %1.18
Ara
yazar
Bilgisayar Yüksek Mühendisi - İnşaat Mühendisi - Kozmik Mühendis
Tüm Yazıları

İnsan Neden Yıldızlara Ait Olduğunu Hisseder?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Belki de insan gökyüzüne bakarken uzakları değil, unuttuğu kendisini görmektedir

Bazı insanlar gece göğüne bakar ve yıldızları güzel bulur.

Bazılarıysa susar.

Çünkü onların içinde, güzellikten daha derin bir şey hareket eder. Adı konulamayan bir hüzün, hiçbir çocukluk anısına benzemeyen bir özlem, daha önce gidilmemiş bir yere dönme isteği…

Sanki gökyüzünde görülen şey yabancı değildir.

Sanki çok uzaktadır ama bilinmektedir.

Sanki insan o karanlığın içinde, kendisinden önce var olmuş bir cümlenin devamını görmektedir.

Böyle anlarda tuhaf bir soru yükselir:

İnsan, hiç gitmediği bir yeri neden özler?

Bu soruya iki kolay cevap verilebilir. Birincisi, yaşananı yalnızca beynin ürettiği romantik bir yanılsama saymaktır. İkincisi ise gökyüzüne duygusal yakınlık hisseden herkesi hemen belirli bir yıldız soyuna yerleştirmektir.

Biri gizemi öldürür.

Diğeri gizemi bir kimlik etiketine dönüştürür.

Oysa insanın yıldızlara duyduğu aidiyet hissi, her iki açıklamadan da daha derin olabilir. Çünkü bu hissin içinde aynı anda üç ayrı gerçeklik çalışmaktadır: Bedenimizin kozmik maddesel kökeni, bilincimizin sınırsızlık karşısında yaşadığı psikolojik genişleme ve insanı çok boyutlu bir varlık olarak ele alan kozmik köken anlatısı.

Bu üç alan birbirine karıştırılmamalıdır.

Fakat birbirinden tümüyle koparılması da gerekmemektedir.

Çünkü insan yalnızca atomlardan oluşan bir beden değildir. Yalnızca ruhsal hikâyeler anlatan bir bilinç de değildir. İnsan, madde ile anlamın kesiştiği yerde duran bir varlıktır.

Ve yıldızlar, bu kesişimin en eski aynalarıdır.

Bedenimiz gerçekten yıldızların devamıdır

Önce bilimin söyleyebildiği yerden başlayalım.

İnsan bedeni yalnızca Dünya’ya ait maddelerden oluşmamaktadır. Bedenimizdeki karbon, azot, oksijen, kalsiyum ve demir gibi ağır elementler, yıldızların içinde gerçekleşen nükleer süreçlerle meydana gelmiştir. Büyük yıldızlar yaşamlarının sonunda bu elementleri uzaya dağıtmış; o maddeler daha sonra yeni yıldızların, gezegenlerin ve canlı bedenlerinin yapısına katılmıştır. Hidrojenimizin önemli bir bölümü yıldızlardan da eski ve erken evren kökenliyken, bedenimizin ağır elementleri yıldızların içinde ve yıldız ölümleri sırasında oluşmuştur. NASA’nın nükleosentez açıklaması bu kozmik madde döngüsünü açıkça ortaya koymaktadır.

Cassiopeia A adlı süpernova kalıntısında karbon, azot, oksijen, fosfor ve hidrojen dâhil DNA’nın oluşumu için gereken elementlerin tespit edilmiş olması da bu bağı görünür kılmaktadır. Bu, DNA molekülünün uzaydan hazır hâlde geldiği anlamına gelmez; DNA’yı kuracak hammaddenin kozmik fırınlarda üretildiği anlamına gelir. Chandra gözlemleri bunu doğrudan göstermektedir.

Dolayısıyla “Yıldızlara aitim” cümlesinin bilimsel olarak savunulabilecek bir tarafı vardır.

Biz evrenin içine sonradan bırakılmış yabancı maddeler değiliz. Evrenin geçirdiği dönüşümlerin yaşayan sonuçlarıyız. Kemiklerimizdeki kalsiyum, kanımızdaki demir, nefesimizi taşıyan oksijen, biz doğmadan milyarlarca yıl önce başlamış kozmik olayların mirasıdır.

İnsan yıldızlardan gelmiş bir misafir değildir.

İnsan, yıldızların başka bir biçimdeki devamıdır.

Ancak bu maddesel akrabalık, bir insanın bilincinin Sirius’tan, Procyone’dan ya da başka bir yıldız sisteminden geldiğini bilimsel olarak kanıtlamaz. Bilim burada bedenimizin elementsel geçmişini açıklamaktadır; ruhsal soyumuzu değil.

Dürüst ayrım tam olarak budur.

Gökyüzü egonun tavanını kaldırır

Yıldızlara baktığımızda yalnızca bilgi edinmeyiz. Ölçeğimiz değişir.

Gündelik hayat insanı sürekli daraltmaktadır. Yapılacak işler, ödenecek faturalar, ilişkiler, başarı baskısı, başkalarının ne düşündüğü, yetişme kaygısı, kaybetme korkusu…

İnsan bir süre sonra varoluşunu bu küçük çemberin tamamı zannetmeye başlamaktadır.

Sonra başını kaldırır.

Karşısında milyarlarca yıldır yanan yıldızlar vardır. Bazılarının ışığı, insanlık daha hiçbir şehir kurmamışken yola çıkmıştır. O anda gündelik benliğin kurduğu sahne küçülür. Sorunlar yok olmaz; fakat evrenin tamamı olmaktan çıkar.

Psikolojide bu deneyim “huşu” veya “hayranlık” duygusuyla (awe) ilişkilendirilmektedir. Araştırmalar, insanın kendisinden çok daha büyük bir gerçeklikle karşılaştığında “küçük benlik” deneyimi yaşayabildiğini göstermektedir. Buradaki küçülme değersizleşmek değildir. Kişinin kendisini varoluşun merkezi sanmaktan vazgeçerek daha büyük bir bütünün parçası olduğunu hissetmesidir. Deneysel çalışmalarda huşu duygusunun cömertlik, yardımlaşma ve ortak iyiliğe yönelme eğilimini artırabildiği görülmüştür. Piff ve arkadaşlarının araştırması bu etkinin kısmen “küçük benlik” hissiyle oluştuğunu göstermektedir.

Yıldızlı gökyüzüne erişim ile “evren karşısında hayret duyma” arasında ilişki bulan geniş ölçekli bir çalışma da vardır. Araştırmacılar ışık kirliliğinin daha düşük olduğu bölgelerde evrene yönelik merak ve astronomiye ilginin daha yüksek olduğunu tespit etmiş, fakat bunun bireysel düzeyde kozmik aidiyet kanıtı olmadığını ve nedensellik konusunda temkinli olunması gerektiğini özellikle belirtmiştir. Scientific Reports’ta yayımlanan çalışma yıldızlı göğün insan davranışındaki yerini anlamamız açısından önemlidir.

Demek ki gökyüzü yalnızca bakılan bir manzara değildir.

Gökyüzü, insanın kendi içindeki duvarları geçici olarak kaldıran bir deneyimdir.

Belki de bazı insanların “Ben buraya ait değilim” derken asıl hissettiği şey, başka bir gezegene ait olmak değildir. İçinde yaşadığı daraltılmış insan tanımına artık sığamamaktır.

Bazen yıldız özlemi, göğe duyulan özlem değildir.

Küçültülmüş benliğimizden duyduğumuz yorgunluktur.

Kozmik köken bir adres değil, iniş hattıdır

Buradan sonra bilimsel olarak doğrulanmış bilgilerden değil, belirli bir metafizik kozmoloji modelinden söz ediyoruz.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü metafizik bir anlatı, bilimsel kanıtı varmış gibi sunulduğunda kendi değerini de zayıflatmaktadır. Bilimin bittiği yerde her düşünce anlamsızlaşmaz; yalnızca cümlenin türü değişir. Gözlem yerini yoruma, ölçüm yerini içsel deneyime, fiziksel tarih yerini ruhsal kozmolojiye bırakır.

Bu kozmik haritada insan, tek bir doğumla başlayan ve ölümle sona eren kapalı bir varlık değildir. Fiziksel kişilik; ruh, üst ruh, avatar ve daha yüksek kimlik alanlarından oluşan çok boyutlu bir yapının yeryüzündeki ifadesidir. İnsan bedeni de bu büyük yapının pasif kabuğu değil, bilinç katmanlarını maddeye bağlayan canlı bir arayüz olarak ele alınmaktadır. Beden içindeki enerji merkezleriyle gezegensel ve yıldızsal ağlar arasında karşılıklı bir mimari bulunduğu anlatılmaktadır.

Bu açıdan kozmik köken, “Ben hangi gezegenden geldim?” sorusuna verilecek tek kelimelik bir cevap değildir.

Kozmik köken bilincin Kaynak’tan maddeye inerken geçtiği katmanların, soy hatlarının, yıldız sistemlerinin ve görev alanlarının bütünüdür. Bir yıldız sistemi bu haritada yalnızca doğum yeri değil; aktarım, eğitim, koruma, onarım veya geçiş düğümü olabilir.

Bu nedenle Sirius B ve Procyone gibi isimler yalnızca “memleket” olarak okunmamalıdır. Söz konusu kozmolojide bu sistemler, Oraphim hattının yıldız kapısı güvenliği, soy sürekliliği ve geçiş mimarisiyle bağlantılı operasyonel düğümleri olarak anlatılmaktadır.

İnsan ruhu belirli bir yıldızla açıklayamadığı bir yakınlık kurduğunda bu, o yıldızda fiziksel bir yaşam sürdüğünün kesin kanıtı değildir. Fakat o sistemle bağlantılı bir bilinç niteliğinin, görevin, sembolün veya ruhsal soy temasının kişide yankılanması olarak yorumlanabilir.

Burada belirleyici olan gökyüzündeki adres değil, insanın içinde uyanan işlevdir.

Oraphim, Turaneusiam ve unutulmuş insan tasarımı

Kozmik köken anlatısının en çarpıcı tarafı, insanı tesadüfen gelişmiş değersiz bir yan ürün olarak görmemesidir.

Bu anlatıya göre insan hattının arkasındaki yüksek referanslardan biri Oraphim şablonudur. Oraphim, yalnızca bir “üst ırk” değil; bozulmuş sistemleri onarmak, soy sürekliliğini korumak ve düşen hatlar için Kaynak’a geri dönüş yolunu açık tutmak üzere oluşturulmuş yüksek kapasiteli bir mimari olarak tanımlanmaktadır.

Turaneusiam, yani Meleksi İnsan hattı ise bu yüksek referansın gezegensel koşullarda bedenlenebilecek biçimde sahaya indirilmiş ifadesidir. “Meleksi” sözcüğü burada süslü bir övgü veya ruhsal üstünlük unvanı değildir. Görev tanımıdır. İnsan gezegensel ağları, bilinç geçişlerini ve yaşam şablonlarını koruyabilecek bir taşıyıcı olarak tasvir edilmektedir.

Öğretide geçen “12 DNA sarmalı” ifadesini de doğru yere koymak gerekir. Bu ifade, moleküler biyolojinin tanımladığı çift sarmalın yerine geçmiş, laboratuvarda doğrulanmış on iki fiziksel DNA sarmalı iddiası değildir. On iki boyutsal frekans bandını, bilinç katmanlarını ve morfogenetik şablon kapasitesini anlatmak için kullanılan metafizik bir mimari dilidir.

Bu dilin ana fikri şudur:

İnsan bedeni göründüğünden daha büyük bir görevin yoğunlaştırılmış aracıdır.

İnsan yalnızca Dünya üzerinde hayatta kalmaya çalışan biyolojik bir canlı değildir. Bilinç ile madde, içsel alan ile gezegensel alan, ilahi düzen ile fiziksel yaşam arasında bağlantı kurabilecek bir köprüdür. Külliyatta insanın açık ilahi döngüyle temas kurabilen ve İlahi Zihinle arayüz oluşturabilen bir bilinç taşıyıcısı olduğu özellikle vurgulanmaktadır.

Kozmik mühendis kimliği burada başlamaktadır.

Kozmik mühendis, yıldız isimlerini ezberleyen insan değildir. Kendisinde bulunan yaşam mimarisini okuyabilen, bozulmuş olanı fark eden, ayrışmış parçaları yeniden hizaya getiren ve daha yüksek bir düzeni maddeye taşıyan insandır.

Onun laboratuvarı kendi bedenidir.

İlk ağı kendi sinir sistemidir.

İlk onarımı düşüncesiyle duygusu arasındaki kopuştur.

İlk yıldız kapısı, bilinci ile kalbi arasındaki geçittir.

Çünkü kendi içindeki sistemi yönetemeyen insanın evrensel sistemleri yönettiğini düşünmesi, kozmik kimlik değil; kozmik kılığa bürünmüş egodur.

Tara: Parçalanmış evin hafızası

Kozmik köken haritasında insanın gökyüzüne bakarken yaşadığı açıklanamaz eksiklik için daha sarsıcı bir anlatı da bulunmaktadır.

Bu anlatıda Turaneusiam insan hattının geliştiği Tara adlı gezegensel yapı büyük bir kırılma yaşamış, fiziksel ve morfogenetik bütünlüğünü kaybetmiştir. Dünya’nın da bu parçalanmış yapının daha yoğun bir alana düşen kalıntılarından oluştuğu anlatılmaktadır.

Ancak asıl kırılma gezegensel değildir.

Hafızasaldır.

Tara’nın parçalanmasıyla ruhsal hafıza bankalarının da dağıldığı, insan bilincinin büyük bir kimlik alanından koparak daha dar bir zaman ve madde deneyimine hapsolduğu ifade edilmektedir. Bu modele göre insanın göğe bakarken hissettiği “eksik parça” duygusu, bütünlüğünü kaybetmiş kozmik hafızanın yankısıdır.

Bu anlatı kelimesi kelimesine kozmik tarih olarak kabul edilebilir, sembolik bir ruh haritası olarak okunabilir veya doğruluğu konusunda hüküm vermeden incelenebilir.

Fakat hangi şekilde okunursa okunsun, merkezindeki fikir çarpıcıdır:

İnsan, içinde daha büyük bir bütünlüğün planını taşıdığı hâlde parçalı bir gerçeklikte yaşamaktadır.

Belki de bu yüzden dünya ona zaman zaman fazla gürültülü, fazla kaba ve fazla dar gelmektedir. Belki de insan gökyüzüne baktığında belirli bir gezegeni değil, kaybettiği bütünlük hâlini özlemektedir.

Özlenen şey bir coğrafya olmayabilir.

Bir bilinç düzeni olabilir.

Bir zamanlar var olduğuna inanılan uyum, açıklık ve doğrudan bağlantı hâli olabilir.

Bu durumda “Eve dönmek istiyorum” cümlesinin gerçek anlamı, fiziksel olarak Dünya’dan ayrılmak değildir.

Dağılmış parçaları yeniden bir araya getirmektir.

Her yabancılık yıldız hafızası değildir

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir.

İnsanın ailesine, toplumuna veya dünyaya ait hissetmemesi tek başına kozmik köken kanıtı değildir. Yalnızlık, çocukluk deneyimleri, travma, dışlanma, kimlik arayışı, yaşanan çevreyle değer uyuşmazlığı ve uzun süreli stres de insanda derin bir yabancılık duygusu oluşturabilir.

Her açıklanamayan özlem geçmiş yaşam değildir.

Her güçlü rüya kozmik mesaj değildir.

Her gökyüzü sevgisi yıldız soyu kanıtı değildir.

Ve her “Ben buraya ait değilim” düşüncesi, Dünya dışı bir kökenin sesi değildir.

Bazen insan başka bir gezegeni değil, bu gezegende bulamadığı sevgiyi özlemektedir.

Bazen yıldızlara gitmek istememektedir; yalnızca yaşadığı hayattan uzaklaşmak istemektedir.

Bazen de “Ben farklıyım” cümlesi ruhsal hafızadan değil, incinmiş egonun kendisine güvenli bir kimlik kurma ihtiyacından doğmaktadır.

Gerçek ayırt edicilik, hissin ne kadar güçlü olduğunda değil, insanı nereye götürdüğünde ortaya çıkar.

Kozmik köken düşüncesi sizi diğer insanlardan üstün mü hissettirmektedir, yoksa bütün yaşama karşı daha sorumlu mu kılmaktadır?

Dünya’dan koparıp hayata küstürmekte midir, yoksa burada bulunma nedeninizi daha ciddiye almanızı mı sağlamaktadır?

Sizi yalnızlaştırmakta mıdır, yoksa daha derin bir merhamete mi taşımaktadır?

Hakiki bir ruhsal hatırlayış varsa bunun sonucu kibir değil, tevazudur.

Kaçış değil, görevdir.

Kimlik gösterisi değil, hizmettir.

Çünkü daha büyük bir kökene ait olduğunu gerçekten hisseden insan, kendisini büyütmez. Taşıdığı sorumluluğu büyütür.

Yıldızlara ait olmak Dünya’dan kaçmak değildir

Kozmik köken anlatılarında yapılan en büyük hata, Dünya’yı kötü bir hapishane; yıldızları ise geri dönülmesi gereken kusursuz bir ev gibi görmektir.

Oysa bu bakış insanın bedenlenme nedenini anlamsızlaştırmaktadır.

Eğer tek amaç yıldızlara geri dönmek olsaydı, buraya gelmenin hiçbir anlamı kalmazdı. Eğer insanın kozmik geçmişi varsa, bu geçmiş ona Dünya’dan kaçma ayrıcalığı değil; Dünya’da daha bilinçli bulunma sorumluluğu vermektedir.

Kozmik görev, gökyüzüne bakıp kurtarılmayı beklemek değildir.

Gökyüzünde sezilen düzeni yeryüzünde kurabilmektir.

İlişkide dürüstlük kurmaktır.

Korkunun yerine bilinçli seçim koymaktır.

Parçalanmanın olduğu yerde bütünlük üretmektir.

Bilginin güç amacıyla kullanıldığı yerde koruyucu olmaktır.

İnsan bedenini küçümsememektir. Çünkü kozmik olan, bedenden uzaklaşıldığında değil; bilinç bedenin içine hakkıyla yerleştiğinde görünür hâle gelmektedir.

Gerçek kozmik insan, Dünya’ya yabancılaştığı için üstün değildir.

Dünya’nın acısını hissedebildiği hâlde sevgiden vazgeçmediği için sorumludur.

Yıldızlara ait olmak bir taç değildir.

Bir görev yüküdür.

Göğün sessiz cevabı

Öyleyse insan neden yıldızlara ait olduğunu hisseder?

Çünkü bedenindeki elementler gerçekten yıldızsal süreçlerin ürünüdür.

Çünkü gökyüzünün büyüklüğü gündelik benliğin duvarlarını yıkar ve insanı, kendisinin daha geniş bir bütünün parçası olduğunu hissetmeye zorlar.

Çünkü modern hayat insanı kendi kozmik ölçeğinden koparacak kadar daraltmıştır.

Ve metafizik kozmoloji açısından bakıldığında insan, Dünya’da başlayan kapalı bir kimlik değil; yıldız sistemleri, bilinç katmanları ve ruhsal soy hatları boyunca uzanan çok boyutlu bir mimarinin bedenlenmiş düğümüdür.

Fakat bütün bunların içinde en önemli gerçek şudur:

Gökyüzü insanı Dünya’dan kaçırmak için çağırmamaktadır.

Ona, Dünya’da ne kadar küçültülmüş bir hayat yaşadığını hatırlatmaktadır.

Bir gece yıldızlara bakarken içinizde açıklayamadığınız bir özlem yükselirse onu hemen susturmayın. Fakat ona aceleyle bir yıldız adı da vermeyin.

Bir süre dinleyin.

Belki özlediğiniz şey başka bir gezegen değildir.

Belki kendi bütünlüğünüzdür.

Belki içinizde, yaşamı yalnızca tüketmek için değil; onarmak, korumak ve yeniden düzenlemek için geldiğini bilen çok eski bir taraf uyanmaktadır.

Belki gökyüzü size “Buradan kaç” dememektedir.

“Kim olduğunu hatırla” demektedir.

Çünkü insan yıldızlara baktığında yalnızca geçmişini aramamaktadır. Taşıdığı büyük tasarımın ölçüsünü yeniden görmektedir.

Ve gerçek çağrı, göğe dönmek değildir.

Gerçek çağrı, gökte hatırladığın düzeni yeryüzünde kurabilmektir.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *